22.yıla.

hayır. şimdi burda oturup 2011'in nasıl geçtiğinden bahsetmeyeceğim. çünkü 2012 için, geçen günü geçmişe bırakıp önümüze bakalım demeyi adet edinmem gerekiyor. onu da geçtim, yarım saat içerisinde cehennemin dibini boylayacak olan bir yılı kendi haline bırakmayı tercih ederim.
2011'in siktirip gidecek olması hakkında söyleyeceklerim bu kadar.

gelelim 2012'ye.

2 ocağa sınav koyan kafa yapısını görmezden gelirsek, 2012'ye inandığımı söyleyebilirim. büyük hissediyorum çocuklar. o yüzden 2012'den istediğim tek şey; akıllı olup hislerimin yüzünü kara çıkartmaması.

diyeceğim o ki, ben 2012 olsam; 1990 yılını görmüş bir insanın sözünü dinler, ayağımı denk alırdım. hatta ben 2012 olsam, bana süprizler yapardım hep. ne şekersin derdim, paralar verir bol bol gezdirirdim, pelerin alırdım. ne bileyim, çok süper olurdum ben 2012 olsam.

dileğim, 2012'nin benden de süper olması,

MUTLU YILLAR ÇOCUKLAR!


russian red-fuerteventura

*


Bu satırları sana kara’dan yazıyorum. Burası hırkayla dolaşabileceğimiz bir ılıklıkta, banyodan henüz çıktım, saçlarım hala ıslak, baya uzadılar sen görmeyeli, yakında omuzlarıma gelecekler. Her neyse.
Biraz konuşalım.
Çekip gidememek.
Ait olduğun tüm insanların arasındaki ‘en ait olduğun’ insanın seninle diğer insanlarla konuştuğu sesiyle konuşmaya başlamasına rağmen, sigaranı bitirip küllüğe bastırıp, paltonu alıp, son kez eve bakıp, ışıkları kapatıp, çekip gidememek… Sadece pencerenin kenarında oturmak, beklemek, saate bakmak, biraz daha beklemek..
Bunlar. 
Tüm bunlar, senin o’nu daha çok sevdiğin anlamına mı geliyor?
Çekip gidebilen başka bir kadınla, ceplerinizdeki sevgileri dökseniz mesela masaya, seninkiler daha mı çok çıkar onunkinden? Sen daha mı çok ruhunu parçalayıp parçalayıp gözlerinden akıtırsın? Sen daha mı geç iyileşirsin?
Hayır işte. Öyle değil.
Hiç öyle değil.
Bak, ikimiz bir yamaçtayız seninle. Çıplağız hatta. Evet. Vermişiz tüm kıyafetlerimizi erkeklerimize. Öyle, öyle çıplak kalmaya hevesliyiz ki ilk günden daha. Fularımızı çekip boynumuzdan, onların boyunlarına doluyoruz, belki hiç olmadık anda kokularımızı duyarlar da akıllarına geliriz diye, ne salaklık bu arada laf aramızda.. Yüzüklerimizi, tokalarımızı “unutuyoruz” yataklarının baş uçlarında.
İşte böyle başlıyoruz soyunmaya. Durduramıyoruz efendim, sürekli ve çok hızlı soyunuyoruz. İşin komik kısmı, espri anlayışım biraz farklı affına sığınarak söylüyorum, işin komik kısmı, biz soyundukça, onlar giyiniyor.
Sanırsın ki bu adamlar birer portmanto.
Sarılsan, desen ki tüm saflığınla, gel şuna salaklık diyelim, evet tüm salaklığınla desen ki, göğüslerimiz değsin, kalbinin atışını kalbimin üstünde hissedeyim, yok efendim, mümkün mü. Neden. Çünkü adam her kadından bir hırka almış. Hiçbirini çıkartmıyor. Alışmış bir de, ne kadar sıcak olursa olsun terlemiyor. Şu hale bak diyorsun. Sıcağa doyamıyor. 
Ne diyorduk. 
Çıkarttıktan sonra tüm kıyafetlerimizi, bakınıyoruz kendimize şöyle bir.
Aaa. Hiçbir şeyimiz kalmamış. Akıllanmıyoruz, aklımıza bir fikir geliyor.
Makas buluyoruz bir yerlerden. Kesiyoruz buklelerimizden birini. Açıyor adam avcunu hiç tereddüt etmeden.
Bir.. İki.. Üç.. Kısacık kalıyor saçlarımız. 
Sen de, ben de, kısacık saçlarımızla, çırılçıplak bir vaziyette, bir yamaç başındayız tamam mı.
Bak, verebileceğimiz hiçbir kıyafetimiz, bize ait olan hiçbir şeyimiz kalmamış.
Bizim, bu yamaçta dikilip, aşağıdaki dalgalı denize bakıp durmaktan başka yapacak başka bir işimiz yok.
Erkeklerimiz, bize zaten kışlık birer hırkayla gelmişlerdi, hatırlıyoruz, ılık bir yaz akşamıydı tanıştığımızda, allah allah demiştik, bu sıcakta neden bu hırka?
Neyse, şimdi bir kış günü, dedim ya, çırılçıplağız, kısacık saçlarımızla bu yamaçtan aşağıya bakarken biz, erkeklerimiz kıyafetlerimizle, sıcacık vücutlarla, başka güzel hırkalar giymeye kararlı, uzaklaşıyorlar, ne garip.
Ayağımın başparmağını oynatıyorum. “Ben var ya” diyorum “Accayip üşüdüm.” Hiç sesin çıkmıyor.
“Daha ne kadar bakacağız aşağıya. Ne kadar acıtırsa acıtsın düştüğümüzde, şu an tüm hücrelerimizi titreten soğuk kadar kötü olamaz” diyorum. 
Üşümek sonuçta. Üşümek yalnızların en sevdiği eylem. Sanki hava soğukken yapılan tüm işler yarımyamalak, söylenen tüm sözler samimiyetsiz değilmiş gibi..
“Ben atlamaya karar verdim.” diyorum. Son kez dönüp bakıyorum sana. Sanki özür diler gibisin. Eğilmiş ağzın. Gülümsüyorsun yine de. 
“Sırf atlamadığın için, benden daha çok seviyor değilsin, bunu biliyorsun değil mi?” diyorum. Başını sallıyorsun.
Ben üşümeye katlanamıyorum. Titremek hoşuma gitmiyor yani. Galiba biraz kansızlık da var bende, o da ayrı mevzu tabii.
Çok geçmeden yanıma geleceksin biliyorum. Seninle beraber yüzüp karaya çıkacağız. Saçlarımızı uzatacağız, öreceğiz, o gün canımız istedi diyelim, salacağız buklelerimizi rüzgara. Hiç çıkartmayacağımız kıyafetler alacağız. Ağızlarımız eğilmeden, ilk kez duyuyormuş gibi bir şarkıyı, öyle gülümseyeceğiz.
Bırakıyorum elini.
Bir adım atıyorum, minik taşlar batıyor ayaklarıma. Bir adım daha. Dengemi yitireceğim. Hiçbir anlamı kalmaz o zaman, kendi kararım olmalı. Kollarımı geriye uzatıp…
Düşüyorum.
Bu his tarif edilemez. O yüzden tarif etmeye uğraşmayacağım.
“Düşüyorum”
Gözlerim kapalı ama seni, beni izlerken görebiliyorum. Merakla izliyorsun hatta bir an üşümeyi bile unutuyorsun.
Öyle derine, öyle şiddetli düşüyorum ki, hayatın benimle işinin bitmediğini tüm derimin yanması sayesinde anlıyorum. Evrendeki oluşmuş ve oluşabilecek tüm baloncuklar gözümün önünde sağa sola kıpırdıyorlar. Hiç bitmiyorlar, hiç durmuyorlar. Uzuvlarımı görüyorum birbirlerinden çok uzak ve ayrı yerlerde, baya dağılımışım anlayacağın. Birine doğru yöneliyorum, onu tuttum derken diğerini kaybediyorum.
Ben, çok uzun süre, kaybediyorum. 
Her şey fazlasıyla gereksiz geliyor. Bir ciğer daha istiyorum. Tüm vücudumda ciğerler olsun istiyorum. Dahası, ciğerden oluşmak istiyorum. Suya düşen, bol hava depolamış büyük bir ciğer…
Gariptir, her şeyin bu kadar kaygan olmasının hoşuma bile gittiğini hatırlıyorum o esnada. Her su taneciğini tek tek görebiliyorum, birinin üstünden kayıp diğerinin altından geçiyorum. Birden. Bu durumdan zevk aldığım için kendimden tiksiniyorum. Çok havasız ve karanlık. Halbuki dahası var. Işık var, yani. Ben saçlarımı uzunken daha çok seviyorum. Hardal sarısı hırkamı, geri istiyorum.
Ben yüzeye çıkıyorum.
Gözlerimi açıyorum.
Ters ışıkta, seni bana bakarken seçebiliyorum.
Kollarımı çıkarıyorum sudan, sağa sola sallıyorum.
Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama şöyle diyorum:
“Su çok güzel. Gelsene.”
*
"well, maybe there's a God above,
but all I've ever learned from love
was how to shoot somebody who outdrew ya.
it's not a cry that you hear at night,
it's not somebody who's seen the light,
it's a cold and it's a broken.

hallelujah."

hoşçakalın.

madam de la Red sunar:
















sıkılmayagöreyim.