22.yıla.

hayır. şimdi burda oturup 2011'in nasıl geçtiğinden bahsetmeyeceğim. çünkü 2012 için, geçen günü geçmişe bırakıp önümüze bakalım demeyi adet edinmem gerekiyor. onu da geçtim, yarım saat içerisinde cehennemin dibini boylayacak olan bir yılı kendi haline bırakmayı tercih ederim.
2011'in siktirip gidecek olması hakkında söyleyeceklerim bu kadar.

gelelim 2012'ye.

2 ocağa sınav koyan kafa yapısını görmezden gelirsek, 2012'ye inandığımı söyleyebilirim. büyük hissediyorum çocuklar. o yüzden 2012'den istediğim tek şey; akıllı olup hislerimin yüzünü kara çıkartmaması.

diyeceğim o ki, ben 2012 olsam; 1990 yılını görmüş bir insanın sözünü dinler, ayağımı denk alırdım. hatta ben 2012 olsam, bana süprizler yapardım hep. ne şekersin derdim, paralar verir bol bol gezdirirdim, pelerin alırdım. ne bileyim, çok süper olurdum ben 2012 olsam.

dileğim, 2012'nin benden de süper olması,

MUTLU YILLAR ÇOCUKLAR!


russian red-fuerteventura

*


Bu satırları sana kara’dan yazıyorum. Burası hırkayla dolaşabileceğimiz bir ılıklıkta, banyodan henüz çıktım, saçlarım hala ıslak, baya uzadılar sen görmeyeli, yakında omuzlarıma gelecekler. Her neyse.
Biraz konuşalım.
Çekip gidememek.
Ait olduğun tüm insanların arasındaki ‘en ait olduğun’ insanın seninle diğer insanlarla konuştuğu sesiyle konuşmaya başlamasına rağmen, sigaranı bitirip küllüğe bastırıp, paltonu alıp, son kez eve bakıp, ışıkları kapatıp, çekip gidememek… Sadece pencerenin kenarında oturmak, beklemek, saate bakmak, biraz daha beklemek..
Bunlar. 
Tüm bunlar, senin o’nu daha çok sevdiğin anlamına mı geliyor?
Çekip gidebilen başka bir kadınla, ceplerinizdeki sevgileri dökseniz mesela masaya, seninkiler daha mı çok çıkar onunkinden? Sen daha mı çok ruhunu parçalayıp parçalayıp gözlerinden akıtırsın? Sen daha mı geç iyileşirsin?
Hayır işte. Öyle değil.
Hiç öyle değil.
Bak, ikimiz bir yamaçtayız seninle. Çıplağız hatta. Evet. Vermişiz tüm kıyafetlerimizi erkeklerimize. Öyle, öyle çıplak kalmaya hevesliyiz ki ilk günden daha. Fularımızı çekip boynumuzdan, onların boyunlarına doluyoruz, belki hiç olmadık anda kokularımızı duyarlar da akıllarına geliriz diye, ne salaklık bu arada laf aramızda.. Yüzüklerimizi, tokalarımızı “unutuyoruz” yataklarının baş uçlarında.
İşte böyle başlıyoruz soyunmaya. Durduramıyoruz efendim, sürekli ve çok hızlı soyunuyoruz. İşin komik kısmı, espri anlayışım biraz farklı affına sığınarak söylüyorum, işin komik kısmı, biz soyundukça, onlar giyiniyor.
Sanırsın ki bu adamlar birer portmanto.
Sarılsan, desen ki tüm saflığınla, gel şuna salaklık diyelim, evet tüm salaklığınla desen ki, göğüslerimiz değsin, kalbinin atışını kalbimin üstünde hissedeyim, yok efendim, mümkün mü. Neden. Çünkü adam her kadından bir hırka almış. Hiçbirini çıkartmıyor. Alışmış bir de, ne kadar sıcak olursa olsun terlemiyor. Şu hale bak diyorsun. Sıcağa doyamıyor. 
Ne diyorduk. 
Çıkarttıktan sonra tüm kıyafetlerimizi, bakınıyoruz kendimize şöyle bir.
Aaa. Hiçbir şeyimiz kalmamış. Akıllanmıyoruz, aklımıza bir fikir geliyor.
Makas buluyoruz bir yerlerden. Kesiyoruz buklelerimizden birini. Açıyor adam avcunu hiç tereddüt etmeden.
Bir.. İki.. Üç.. Kısacık kalıyor saçlarımız. 
Sen de, ben de, kısacık saçlarımızla, çırılçıplak bir vaziyette, bir yamaç başındayız tamam mı.
Bak, verebileceğimiz hiçbir kıyafetimiz, bize ait olan hiçbir şeyimiz kalmamış.
Bizim, bu yamaçta dikilip, aşağıdaki dalgalı denize bakıp durmaktan başka yapacak başka bir işimiz yok.
Erkeklerimiz, bize zaten kışlık birer hırkayla gelmişlerdi, hatırlıyoruz, ılık bir yaz akşamıydı tanıştığımızda, allah allah demiştik, bu sıcakta neden bu hırka?
Neyse, şimdi bir kış günü, dedim ya, çırılçıplağız, kısacık saçlarımızla bu yamaçtan aşağıya bakarken biz, erkeklerimiz kıyafetlerimizle, sıcacık vücutlarla, başka güzel hırkalar giymeye kararlı, uzaklaşıyorlar, ne garip.
Ayağımın başparmağını oynatıyorum. “Ben var ya” diyorum “Accayip üşüdüm.” Hiç sesin çıkmıyor.
“Daha ne kadar bakacağız aşağıya. Ne kadar acıtırsa acıtsın düştüğümüzde, şu an tüm hücrelerimizi titreten soğuk kadar kötü olamaz” diyorum. 
Üşümek sonuçta. Üşümek yalnızların en sevdiği eylem. Sanki hava soğukken yapılan tüm işler yarımyamalak, söylenen tüm sözler samimiyetsiz değilmiş gibi..
“Ben atlamaya karar verdim.” diyorum. Son kez dönüp bakıyorum sana. Sanki özür diler gibisin. Eğilmiş ağzın. Gülümsüyorsun yine de. 
“Sırf atlamadığın için, benden daha çok seviyor değilsin, bunu biliyorsun değil mi?” diyorum. Başını sallıyorsun.
Ben üşümeye katlanamıyorum. Titremek hoşuma gitmiyor yani. Galiba biraz kansızlık da var bende, o da ayrı mevzu tabii.
Çok geçmeden yanıma geleceksin biliyorum. Seninle beraber yüzüp karaya çıkacağız. Saçlarımızı uzatacağız, öreceğiz, o gün canımız istedi diyelim, salacağız buklelerimizi rüzgara. Hiç çıkartmayacağımız kıyafetler alacağız. Ağızlarımız eğilmeden, ilk kez duyuyormuş gibi bir şarkıyı, öyle gülümseyeceğiz.
Bırakıyorum elini.
Bir adım atıyorum, minik taşlar batıyor ayaklarıma. Bir adım daha. Dengemi yitireceğim. Hiçbir anlamı kalmaz o zaman, kendi kararım olmalı. Kollarımı geriye uzatıp…
Düşüyorum.
Bu his tarif edilemez. O yüzden tarif etmeye uğraşmayacağım.
“Düşüyorum”
Gözlerim kapalı ama seni, beni izlerken görebiliyorum. Merakla izliyorsun hatta bir an üşümeyi bile unutuyorsun.
Öyle derine, öyle şiddetli düşüyorum ki, hayatın benimle işinin bitmediğini tüm derimin yanması sayesinde anlıyorum. Evrendeki oluşmuş ve oluşabilecek tüm baloncuklar gözümün önünde sağa sola kıpırdıyorlar. Hiç bitmiyorlar, hiç durmuyorlar. Uzuvlarımı görüyorum birbirlerinden çok uzak ve ayrı yerlerde, baya dağılımışım anlayacağın. Birine doğru yöneliyorum, onu tuttum derken diğerini kaybediyorum.
Ben, çok uzun süre, kaybediyorum. 
Her şey fazlasıyla gereksiz geliyor. Bir ciğer daha istiyorum. Tüm vücudumda ciğerler olsun istiyorum. Dahası, ciğerden oluşmak istiyorum. Suya düşen, bol hava depolamış büyük bir ciğer…
Gariptir, her şeyin bu kadar kaygan olmasının hoşuma bile gittiğini hatırlıyorum o esnada. Her su taneciğini tek tek görebiliyorum, birinin üstünden kayıp diğerinin altından geçiyorum. Birden. Bu durumdan zevk aldığım için kendimden tiksiniyorum. Çok havasız ve karanlık. Halbuki dahası var. Işık var, yani. Ben saçlarımı uzunken daha çok seviyorum. Hardal sarısı hırkamı, geri istiyorum.
Ben yüzeye çıkıyorum.
Gözlerimi açıyorum.
Ters ışıkta, seni bana bakarken seçebiliyorum.
Kollarımı çıkarıyorum sudan, sağa sola sallıyorum.
Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama şöyle diyorum:
“Su çok güzel. Gelsene.”
*
"well, maybe there's a God above,
but all I've ever learned from love
was how to shoot somebody who outdrew ya.
it's not a cry that you hear at night,
it's not somebody who's seen the light,
it's a cold and it's a broken.

hallelujah."

hoşçakalın.

madam de la Red sunar:
















sıkılmayagöreyim.

T-rex eats you!

dün, 5-10yaş arası 30a yakın çocuğu karşıma oturtturup "dinozor nedir bilen var mı?" diye sorduktan sonra, içlerinden birisi "zehiiiiiiğğr" diye cevap verdiğinde gülen tek kişi bendim.

diyeceğim o ki, çocukların hepsi dinozorları zehir zannediyor olabilir.



-çok seviyom.

Guys, december is coming.

walking dead izlerken duygulanmış olmamın mantıklı bir açıklaması yok. öncelikle onu bir belirteyim. son günlerde bütün günümü kaan tangöze taklidi yaparak geçiriyorum. önümüzdeki ayın sonunda 2012ye girecek olmasak, aralık ayını ateşe vermeyi düşünebilirdim. çünkü, ankara ve ankara'nın hayvansı soğuğuyla bir bütün oluşturduğu için, aralık ayı aşık olmak istediğim aylar içinde 13.sırada yer alıyor ve bu haliyle görmezlikten gelinmeyi hakediyor.

aralık ölse hiç üzülmem.

hoşçakalın.

hey banana.

beynimi enişteme bağışlamak konusunda kararlıyım. öncelikle o bir bilinsin. sonralıkla, 11 tane sınavın belasını verip, son 2'sinin belasını vermeye üşendiğim için, bugünkü sınavlarda sıçmış olmamın şerefine eve hiç gitmeden doğrudan "club girl" olmaya karar vermiştim ki; anneannemlerin bize geleceğini öğrendikten sonra, çok geç olmadan soluğu eve giden yolun başında almış bulundum. bu gereksiz bilgileri verdikten sonra, diyebilirim ki:

sınavlar bitti lan.

şimdi izin verirseniz, boşluğun dibine vurmak için elimden geleni yapacağım.

allağa emane tolun.
GULSAH HUKUKU 2011-2012 GÜZ DÖNEMİ VİZE SINAVI


Açıklamalar: Gerekçesiz cevaplar da değerlendirmeye tabidir.


Süre: İsrafil sura üfleyene kadar, istediğiniz zaman cevaplamakta özgürsünüz.


SORU-1) Bütün gece Marx'ı "Marks" diye yazan bir insan evladının notundan genel kamu hukukuna çalışmaya çalıştığımı da göz önünde bulundurarak, bugünkü saçmalama performansımın diğer günlere oranla yüzdelik dilimini hesaplayıp, bulduğunuz sonucu Gülşah Hukuku genel hükümleri çerçevesinde değerlendiriniz ve neler yapabileceğim konusunda kısaca bilgi veriniz. (100 puan)


Başarılar dilerim.

Ord. Prof. Dr. Gulsah DİNC

mütemadiyen trajediler içerisindeyim.

saat 23:00.
ders çalışıyorum,
yirmilik dişim doğum yapmış,
başımı ağrılar basmış:

odaklanmakta zorluk çektiğim an kalemi kağıdı bırakma huyumla beraber mutfağa doğru yol alıyorum. dünyanın en nadir ilaç içen
-içebilen- insanlarından birisi olmam, ilaç kutusunun beni bekliyor olduğu gerçeğini kabullenmeme engel değil. babam mutfakta, radyo dinliyor ve bana, özet olarak: "yine mi kahve içeceksin, çay var, çay iç..?" gibilerinden bir şeyler söylüyor. beynim sökülüyor diyorum.
-görebileceğiniz en güleryüzlü beynisöküleninsanım-
..
"yat da uyu kızım" konulu konuşması sonuçsuz kaldıktan sonra, bardak aldığımı görüp, "ne içeceksin? kahve içme. bira vardı dolapta," diyerek bana sözde seçenekler sunarak eğlenen babamı, iki bardak suyla bir hapı yutamayışıma maruz bırakıp odama çıkıyorum.
..
saat 23:15.
baş ağrım geçer geçmez çalışmaya devam etmek üzere masa başındayım.
..
şu sınavlar bitsin de.

şu sınavlar bitsin de bi.

dumansız kafa sahası

"eşlerin birbirini dövmesi:
yapılan soruşturma, toplanan delillerle kocanın güven sarsıcı davranışlarına ve karısını ağır dövmesine karşın karısının da onu dövdüğü, bu durumda taraflardan birinin kusurunu diğerinden ağır tutmanın mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. bu halde taraflar arasında müşterek hayatın temelini sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır."

bu yargıtay kararını buraya yazmamda,
son günlerde kafamın, kocasını döven kadının kafasıyla iletişim kurabiliyor olması etkili olmuş olabilir. bir hukukçu olarak adaletini sikeyim dünya diyerek ortalıkta dolanıyor olmam o sınavlara girmeyeceğim anlamına gelmiyor ceysın. olaylar bu şekilde saçmasapanlığıyla büyülerken, benim, beynimin burnumdan gelme ihtimali ile birlikte kendime çaylar demliyor olmam, her şeyi biraz daha katlanılabilir kılma çabamın bir ürünü. bide böyle uzun cümleler kurmayı nerden öğreniyorsam. hayır nerden öğreniyorsam böyle uzun cümleler kurmayı? her neyse. öncelikle güvercinlerin yemcil hayvanlar olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. şimdilik gidiyorum. kendime iyi dersler. allağa emane tolun.


rufus.
pantolonun.

sana mavi pastalar pişireceğim küçük kız.

"benim hayatımdan film olmaz, ama olsaydı, olabilseydi, bu şarkı soundtrack'inde kesin olurdu'' dediğimde, ''bal gibi de olur efendim, olmazsa da oldururuz!!" diyerek bana meydan okuyan, 'çok' sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü bugün. ben goygoy yapıyoruz zannederken, o, çekeceği filmin -filmimin- giriş sahnesini bile düşünecek kadar ciddiymiş hem de; bi'gün karşıma dikildi ve dedi:
"öncelikle bir çift bağcıklı ayakkabı lazım."
...
bazı şeyleri, sadece bazı insanlarla tanışabilmek için yaşadığımız gerçeğine yürekten inanan insanlar oluşumuz, tanışma hikayemiz hakkındaki detayları hatırlayıp nihan'la durmadan gülmemize sebep oluyor olsa da; kesişim kümesini oluşturan şeyin, bir çeşit huzur düşkünü canlılar olmamızdan kaynaklanan, naif ve bir o kadar da güzel yaşanmışlıklarımız olduğu konusunda şüphem yok. çünkü hayat nihan'la daha kolay ve güzel. böyle nasıl desem, hani çimlere yatarsınız; masmavi gökyüzünde, bir uçağın, ardında beyaz bir çizgi bırakarak bir yerlere gittiğini görürsünüz ve taa içinizde bir şeyler çözülür. nihan da öyle işte, hayatıma yumuşatıcı döküp duruyor.

iyi ki doğdun balonlar kraliçesi.
seni çoooğk seven,
arkadaşın
kivikadın.

sevgilerle.



sabahtan. beri. bunu. söylüyorum.

gülmedim.

ah "milli" eğitim.

2.sınıf hayat bilgisi testinde sorulan bir soruyla başbaşa kalmak için nasıl hazır olunur bilmiyorum ama hazırsanız,
2.sınıf hayat bilgisi testinde sordukları soruyla sizleri başbaşa bırakıyorum çocuklar:

"Aşağıdakilerden hangisi krokinin tanımıdır?
A)bir yerin kuşbakışı görünümünün kağıda aktarılması
B)bir yeri kuşların nasıl göründüğünün yazılması
C)bir yerde kuş gibi uçan insanların resimleri"

dostum, bir haftasonu pelerin giyip kırlarda koşsanız, belki böyle olmaz.
bu beyinlerinizin hali ne böyle. sanırsın içinde fil ordusu var.

RRRRAMPAPAPAM

14'ünden 25'ine kadar girilecek 13 tane sınav olduğu gerçeği, beni, beyin gücümü sadece ders çalışırken kullanmam gerektiği konusunda ikna etmeye yetiyor. istesem kendimden 13 tane klonlayıp, her biri bir derse çalışırken Miami'ye giderim. ama gitmiyorum. artık çalışkan bir öğrenci olmaya karar verdiğim için, ÇOK ÇALIŞKANLAŞTIĞIM İÇİN ARTIK, beynimi sular basmasın diye çok dikkatli hareket etmeliyiz çocuklar. elbette 13 klonluk işi tek başıma yapabilirim. lakin az önce ''alıcı A kuyumcu K'den elmas satın alır'' şeklinde gelişen olay çözümlemesinde, elmas kelimesindeki s harfini görmeyip, alıcı A'nın kuyumcu K'den elma satın almasını oldukça olağan karşıladığımı da gizleyecek değilim. sanırım, gözüme gözlüğümü taktıktan sonra beynimi kayışdağına kaldırmamız gerekiyor.
işte böyle hep başımıza belalar.
:*

eylül'11-rize






geçen gün yine dağa kaldırılıyorum......

samtinindıveyşimuuuvzzz


sadece şu fotoğraflarıma bakıp işsizlik hakkında sayfalarca yazı yazarak bir iş sahibi olabilirim.

-dingilliğime çare bulamadığımızı söylemiştim.

beatles-something

merhaba.

hayatım saçmalıklardan oluşuyor. hayatım saçmalıklı diye çok değişikli biriymişim gibi davranacak değilim; hepinizin hayatı birtakım saçmalıklardan oluşuyor.

konu şu ki bütün günüm türlü cenabetliklerle geçti ve ben nerden başlayacağımı bilemiyorum. öyle yaldır yaldır bir cenabetlik değil ama yani böyle ufak tefekler hani biraraya gelinc...ARANIZDA ADLİYEDE KALEMLİĞİ ÇALINAN VAR MI LAN? hiç lafı uzatmayım: aranızda-adliyede-kalemliği-çalınan-var-mı?

insanlık tarihinde başına böyle bişey gelen tek insan ben değilsem bacağımı keserim.

bari dolma kalemimi bırakaydın beyni güzel karşim. bir genç kızın kalemliğini çalmak çok ayıp bişey.

:(

cizıs.

''en fazla ne kadar güzel bi ceket yapabilirler ki yani...hayır yani en fazla ne kadar güzel olabilir bi ceket..'' diyerek dünyadaki tüm güzel ceketlerden ve tüm güzel ceket giyen çocuklardan vazgeçirmeye çalışıyorum kendimi bazen. ama dostum ceketi çok güzel olan adamlar bir türlü,
BİR TÜRLÜ TÜKENMİYOR!

*
bugün burak, ''biri gelip seni bana sorsa, iç dünyası çok kalabalık, çok ruh halli bir insan derim'' deyince, önce bi ağzına vurdum, sonra da ''öyle değil; çok naif, çok tatlı bir kızdır diceksin.'' dedim.
iyi demiş miyim.
çok ruh halli ne demekse.
HAYIR NE DEMEKSE ÇOK RUH HALLİ.


fakir miyim neyim.

studying

okulun ineği olmaya karar verdiğimden beri çıldırmış gibi davranıyorum.
yoo dostum yoo..''mevzuat ahmet''e rakip falan olmayacağım. demek istediğim, hem sürtük hem inek olma özelliğine sahip nadir insanlardan olduğum için bunu zaten yapamam. çünkü ahmet, günaydın demeyi bile bilmezken, hocanın hatırlayamadığı kanun maddesini, madde numarasıyla birlikte laaapss!! diye hocanın alnına yapıştıran insanlardan.
çünkü ahmet allağa emanet iken,
benim çıldırışlarım, yalın ayak çimlerde koşmakla sonuçlanıyor.
anlatabiliyor muyum.

ninni

gece, elimde kitap, uyumak üzereyim.
demek istediğim, kitap her an yüzüme kapaklanabilir.
annem olası kapaklanmaları engellemek istiyor olacak ki, yanıbaşımda durmuş saçlarımla oynuyor.
demek istediğim, annem kahküllerimi bir o yana bir bu yana savurup duruyor.
kahküllerimin alnım dışında bir yerlerde durması tabi ki de hoşuma gitmiyor. ama yeterince mayışıkken, kahküllerimi alıp kaçsalar, kaçırılan kahküllerimi umursayacağım konusunda endişeliyim.

annem diyor ki:

''kahküllerini böyle yapınca Fred Çakmaktaş geliyor aklıma.''

...
?

ineniel

''şişme yatağın inme sesiyle uyandırılmak'' diye bir şey var(mış).

düşünün ki şişme yatakta yatan sizsiniz, sabah uykusuna bayılıyorsunuz ve siz yeni doğmuş bebek edasıyla uyurken, 30lu yaşlarında bir adam (adamın yaşına dikkat edelim lütfen), yattığınız yatağı indirmeye başlıyor.

gözlerinizi açıyorsunuz,
elektrik süpürgesiyle ev süpürme sesi gibi bir ses,
failin (eğlendiğine dair delil oluşturan) kahkahaları,
ve allah kahretsin, bunların yanında bide o yatak durmadan iniyor!!

mutsuz bir adamı mutlu edebilmek için, kolilenmiş halde bulunan 3000küsur kitabı tek tek kolilerinden çıkarıp kitaplığına yerleştirmeniz gerekiyorsa, size tavsiyem; her şeyi orda bırakın ve koşarak ordan uzaklaşın.
inanın bana her şey belinizin sağlığı için,
adamı öylece bırakın.
bırakın adam mutsuz kalsın.
ama tabi her şeyden, hepsinden önce,
bir şişe şirince şarabına kanmamayı öğrenmeniz gerekiyor.

şubat'11


soran olursa, boğaza nazır fasulye ayıklıyor dersiniz.

cici istanbul

gülhane parkında oturmuş, ayrıntılı bir şekilde, çamlıca tepesinden ortaköy'e nasıl teleferik yaptıracağımı anlatırken depremler oluyor.

bazenleri ortaköy trafiğine bacağım girsin istiyorum.
çünkü cehennemin dibinden beşiktaş'a gelip, beşiktaş'tan ortaköy'e bir türlü gelemiyorum.
çünkü ortaköy muş'un bir ilçesi: giden gelmiyor, gelen gidemiyor.
...

şimdi her şeyi bir kenara bırakalım, ŞEHRİN İÇİNDEN DENİZ GEÇİYOR TANRI AŞKINA.
kendime vapur alacağım.

kadın

36 beden giyen bir insan olarak, çok beğendiğim ve 36 bedeni kalmadığı için, nefes almamayı bile göze alarak 34 bedenini aldığım eteğin içindeyim şu an. nefes almıyorum.

kaburga kemiklerim için endişeliyim.
hapşırmak veya ani bir öksürük sonum olabilir.

ölürsem, etekten öldü dersiniz.

vat vil vi du.

hatta ve hatta,
18:40 sularında kadıköy'de çekilen fotoğrafların hepsinde,
arkada topuklu ayakkabılarıyla kabataş iskelesine doğru koşan kız olarak, alakasız bir şekilde yer alıyor oluşuma sebebiyet veren 18:45 beşiktaş vapuruna bile,
içten içe sevgi besliyor olabilirim.

buyrun,
burdan başlayabilirsiniz yakmaya.

iyi akşamlar engin bey. çok güzelsiniz.

10.07.2011-pazar
kahramanlar: okan, gülşah, güleryüzlü doğaç ve ''engin bey''.

.doğaçlama bir günden.

...
5 gibi buluşup bebek'e gidiyoruz.
oltalara takılmadan boğaziçi üniversitesine ulaşmamız gerekiyor.

hisardan aşağısı, denize kadar mezarlık.

hisara çıkıyoruz.
bir mezar taşında aynen şöyle yazıyor:
''İyi Akşamlar.
Engin Onur.''
iyi akşamlar engin bey diyerek geçiyorum önünden.
mezarlıktaki tek ses benim sesim,
sesimin vücut verdiği tek cümle bu olunca,
-yapacak daha iyi bir işimiz olmadığından-
gülüşüyoruz.
merdiven ve yokuş yüzünden kesilen soluğumuz neşemize engel değil;
mezarlıkta hoplayıp zıplayan insanlar oluşumuzsa tamamen bizim sorunumuz.

yeterince yüksekte olduğuna kanaat getirdiğimiz bir mezarın kenarına oturuyoruz;
boğaza nazır yatan ölülerin içinde, dikenlerin çizdiği 6 bacak, denize doğru sallanıyor.
çocukken pilot olmak isterdim,
şimdi yükseklikten başım dönüyor.

biz engin bey'den konuşup,
gülüşmeye devam ederken,

müzik sesleri eşliğinde bir tekne geçiyor boğazdan.
ironi diyorum, böyle bir şey. 

teknede düğün var.
gelini seçebiliyorum,

damat görünmüyor.
...

G.


öldüğüm günün gecesi mezarımın başına gelip havaifişek patlatmazsanız iyi bir ölü olmam.
çünkü öncelikle,
her şeyi bir kenara bırakıp,
güzel yaşadığım için bir kutlama yapmanız gerekiyor.

valiz hazırlamak istemeyen genç kız.





bu kız kim tanımıyorum ama belli ki biraz gerizekalı.

yazık.

do as thou wilt!

salonumuzun ortasında 1,5 m²'lik, üzerinde allahın belası Caillou desenleri olan bir çadır var. çok saçma değil mi. evet. evimizde 7 yaşında, akşama kadar o çadırın içinde oynayan bir çocuk olmasaydı çok saçma olurdu hakikaten de.

babalar gününü babamla kapı tamir ederek geçirdim. çekip ittiğimizde kolayca açılıp kapanan o kapılar var ya, işte o kapılar aslında hayvanlar gibi ağırmış lan. kollarım hala ağrıyor. çünkü evimizdeki tek erkek babam. anlıyorsunuz değil mi. sorsalar, sıkışan muslukları açabilen bir genç kız olmayı ben de istemezdim.

dün, 2ay boyunca çalışacağım hukuk bürosunun E5 yolu üzerinde olduğunu öğrendim. patronuma türlü yollardan blöf yapabilmem için verilmiş bir nimet adeta. az para verdiği taktirde ''orospu mu olayım? bu mu istediğin?'' diyebilirim.

ayrıca bugün yine kız arkadaşının kol çantasını taşıyan bir erkek ve erkek arkadaşının böyle şeyler yapmasına müsaade eden bir kız gördüm. bu ikiliyi görünce, ankara sokaklarında serbestçe dolaşan bir kanguru görmüş gibi oluyorum. anlayamıyorum. böyle şeyler neden oluyor. çantanı taşımasına neden izin veriyorsun salak kız? hoşuna mı gidiyor ne oluyor bana da söyle lan merak ediyorum!

ÇOK SIKILDIM AY.

benim canım sağolsun!

3-5 tane adamın meydanlara çıkıp birbiri hakkında atıp tutmasının siyaset sanıldığı bir ülkede, aile baskısına dayanamayarak oy kullanmaya gittim bugün. bunu isyan eder gibi söylemiyorum. zerre umrumda değil. ama şimdi bir düşünün. seçim havası dediğimiz bir olay var ve günlerdir sikilmedik beyin bırakmamak için durmadan çalışıyor. bu havadan kendine pay çıkaran, bilen bilmeyen herkes, sosyal medya yoluyla, birbiri hakkında atıp tutan o adamların yerel versiyonları halinde can sıkıyor.

ve ben tabiki canım sıkılsın hiç istemem. o yüzden uzak durup, ağzımı açmamaya gayret gösterdim ama gelin görün ki, o duvarlarım bugün yıkıldı dostlar. oy kullanmaya bile gitmeyecektim normalde ama kıçımı kaldırıp oy kullanacağım okula kadar gitmek, babamla ağız dalaşına girmekten daha kolaydı neticede. büyütülecek bi durum yoktu ortada, sadece ortamın biraz neşelenmesi gerekiyordu hepsi bu;
kırmızı rujumu sürdüm ve çıktım evden.

okula geldim, sandık numarama baktım, 3.kata çıktım, kimliğimi sandık görevlisine verdim ve kabine geçtim.
perdenin ardı benimdi neticede, keyfini sürmeliydim:
hilal kartın helal kart olduğunu bildiğim için, en kırmızılısını Devlet Bahçeli'ye sakladım ve seçim kağıdını elime alıp gözüme kestirdiğim bir kaç partiyi öptüm.


tamam,
aile baskısına dayanamayıp oy kullanmaya gitmiş olabilirim,
ama anarşiğim yani,

bilinsin.

i think i need a holiday.

kafamı yalnızca, pilavlarda şehriye başına ortalama kaç pirinç düştüğünü düşünerek meşgul ettiğim zamanlar şahaneydi.

şimdi ise,
öncelikle herkesin şehriyelerin asla pembeleşmediğini kabul etmesi gerekiyor:
çünkü şehriyeler turunculaşıp, kahverengileşiyor,
pembe diye bişey yok.

yok öyle bişey.

Japonca gibiydim.

(otobüs beklerken bir siyahla muhabbet etmiş olmam dışında her şeyin alışılmışın içinde gerçekleştiği bir günden.)

şimdi,
sınıfa girip beni gördükten sonra ''lanet olsun'' diyerek sınıftan çıkan çocuğu anlamaya çalışalım hep beraber:
sınavlar dostlarım,
sınavlar belamızı veriyor.

ders çalışıyorum.

okul beni orospu yapmaya and içmiş gibi davranıyor, görmezden geliyorum; çünkü ilerde İpekyol'dan hışırtılı elbiseler alıp giyebilmek için şu anda idare hukukuna çalışmam gerekiyor.

ders çalışıyorum.

kitabıma, her fırsatta ağzımıza gözümüze giren küçük sineklerden biri konuyor ve ben gitsin diye sineğe üfürürken sinek ölüyor:
dinginliğime de, dingilliğime de çare bulamıyoruz.

güneş başımı,
başım masayı öpüyor;
derse ara veriyorum.

sigara içerken yoldan geçen takım elbiseli çocuğa bakıp, takım elbisenin yakıştığı erkeklere karşı olan zaafımın ne kadar manidar olduğunu düşünüyorum.
manidarlık konusundaki kanaatim ayağı kaydığı için düşen bir kız yüzünden sekteye uğruyor; kız düşüyor ve ben gülüyorum.

sigarayla birlikte ders molası da bitiyor.

düşen kıza güldüğüm ve allahın sopası olmadığı için sınıfa çıkarken merdivenlerde düşeyazıyorum.
bu sefer gülmüyorum ve başımı kaldırıp içimden şöyle diyorum sadece:

-selam tanrım! bence ''Allah'' adı, sana ''Tanrı''dan daha çok yakışıyor!
şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı...


Murat Menteş

mama

gecenin kör vakti, Hıdırellez sevdalısı anneme uyup, bahçedeki gül ağacının dibinde pijamalarımla dikiliyorum. hava soğuk. annem iyi bir şeyler yaptığına o kadar inanıyor ki, çok kısa bir süre sonra sadece susmakla yetinir hale geliyorum.
dileğinin ne olduğunu soruyorum; sağlık, huzur ve mutluluk üçlüsünden oluşan klişesiyle capcanlı dikiliyor annem karşımda,
hava yeterince karanlık.
''mutluluk, sağlık ve huzur''un resmini yapamayacağından, anneme yere kalp çizmesini öneriyorum. Hızır anlar diye de ekliyorum, az ciddiyim. annem gülüyor ve bulduğu bir dal parçasıyla, çizemediği mutluluğu büyük harflerle yere yazıyor.
...

birazdan anneme -yaklaşık olarak yarısını benim yiyeceğim- şahane bir pasta yapacağım.

tanrı aşkına anneler günü kutlu oluyor burda!!!

gecikmeli yazı

her sınav dönemi ömrümün sonuna kadar sınava girecekmişim gibi,
her sınav dönemi sonrası bir daha hiç sınava girmeyecekmişim gibi davranmasam her şey yoluna girecek.

yorulduğum kadar da yoruyorum,
ama sonuç olarak sınavlar bir kez daha bitti.

şimdi,
halay mendillerini göreyim?

her gün yeni bir ibret

onu ısrarla bir kadınla aynı ortama sokmaya çalışan arkadaşlarından, beni sevdiğini söyleyerek kurtulan bir arkadaşım var.

böyle sıkıştığı her konuda beni öne sürüyor piç.

insanlara beni ne kadar çok sevdiğini anlatıyor; hatta kabul etsem evlenmek istediğini, benden başka kimseyi istemediğini, benim de onu istemediğimi ve bu yalnızlıktan memnun olduğunu söylüyor.
ve insanlar inanıyor.

birçoğunu tanımadığım halde, ismen veya cismen bilindiğim birsürü insanın gözünde, onun sevdiği acımasız kadın olarak her geçen gün sükse yapıyorum.

o yüzden,
en kısa zamanda okuluna uğrayıp, acımasızlığımı, suratının ortasına
2-3 tokat patlatmak suretiyle görsel açıdan da pekiştireceğim.

insanlar gözleriyle görmeden yeterince inanmazlar nitekim.

elma değil bu yediğimiz galiba.

''öğleden sonraki derse geç kalmak'' dediğimiz bir olgu var.

gece geç yatmışsınız, yatmadan önce sabah erken uyanıp, duş almak, uzun uzun kahvaltı yapmak gibi güzel şeyler düşünüyorsunuz.

sonra uyanıyorsunuz; evden çıkmanız için sadece 45 dakikanız var.
eğer kafası sağlam bir insansanız, bunun bilincine vardığınız anda yataktan fırlamanız gerekir.
ben,
yorganı kafama çekip 5dakika boyunca ne yapacağımı düşünüyorum.

13:30dan 15:30a yalnızca 2 saat dersim var.
gitmeyebilirim.

yine de gitmeye karar veriyorum ve 40 dakikam var:
duştan çıkıyorum 20dakika,
saçlarımı kurutuyorum 10dakika,
gömleğimi ütülemem lazım, ojelerim..

15dakika geç çıkıyorum evden.
uzun uzun kahvaltı yapma hayalim, ''saç kuruturken mısır gevreği yemek'' şeklinde gerçekleşmiş olsa da nihayet yoldayım.

erken kalkan yol alır hadisesine inanıyorum.
güne nasıl başlarsan öyle gider klişesine de inanıyorum. kahvaltıda çay içerken dilimi yakarak güne başlıyorsam, bu o gün otobüsleri kaçıracağım anlamına geliyor olabilir.

okuldayım.
derse giriyorum; gömleğim yeterince ütülü.
saçlarımı topluyorum.
karşılıksız yararlanma suçundan bahsediyoruz iki saat. ders bitiyor.
emrullah'la bir yerlere gidiyoruz.
bir süre yürüyoruz ve emrullah kusmaktan korktuğunu söylüyor.
hayır midesi falan bulanmıyor.
emrullah çok küçükken bir defa kusmuş, hayatında bir kez kusmuş ve bana kusmak nasıl bişey diye soruyor.
çünkü ben adım başı kusuyorum. gerizekalı.
''kusmak çok güzel bişey''

kitap kurdu'na oturuyoruz.
emrullah her zamanki gibi, küfür ettiğim için bana kızmakla meşgul.
oralet istiyorum. portakallı.
emrullah kız kısmısı öyle konuşmaz diyor.
anlıyorsunuz değil mi,
çünkü adamın adı ''Emrullah''.

emrullah'ı severim. zaman zaman başıma birtakım işler açıyor ama yapcak bişey yok.
geç kalmaları sevmem.

şimdi,
bütün bunları, bir yere varacakmışım gibi anlatmama diyecek sözünüz yoksa gidip ders çalışacağım.

DAĞILIN, KIZ BİŞEY ANLATMIYOR AMK.

içindeki kahveyi içtiğim fincanla olan münasebetim yürek burkuyor:

fincana bakıp ''akıllı salak'' olduğumu bilen falcının,
daha sonra fincanın altlığını eline alıp, ortası beyaz olan şekli bana göstererek: ''bak bu senin yüreğin, bu da içindeki boşluk.'' demesini ne yapacağız.

?

yazdığı ''ortaklıklar hukuku'' kitabını ''ağabey ve ablalarına'' ithaf eden bir adamın, hayatının kaldırabileceği ekşın kapasitesini düşünüyorum.
benimkinden de sıkıcı bir hayatının olduğunu düşünmem belki de onun suçu, bilmiyorum.
ama şimdi bir düşünün: eş değil, çocuk değil, anne-baba değil.
''ağabey ve ablalar''

-günün birinde herhangi bir kitap yazacak olursam, kitabımı; yenmediği için çürüyen tüm vişnelere, pencerelerden giren güneş ışığının oluşturduğu tüm dörtgenlere falan ithaf ederim.

DO NOT TALK ABOUT FİGHT CLUB

''Bir kaç yara izim olmadan ölmek istemiyorum, diyorum ona. Bozulmamış güzel bir bedene sahip olmak hiçbir şey değil artık. 1955'te oto galerisinin vitrininden çıktığı günkü vişne rengiyle ortalıkta dolaşıp duran o arabaları her gördüğümde içim burkuluyor.''

Chuck Palahniuk/Dövüş Kulübü

Fight Club Pictures, Images and Photos

Chuck, kitaplarından herhangi birini okuyup bitirdiğim anda, başıma bir silah dayayıp beynimin parçalarıyla duvara resim yapar.
bu onun kurallarından biri,
son kelimeyi okuyorum ve: BAM!

Chuck özüme nüfuz eder.

Chuck sürekli olarak beynimin ırzına geçmekten çekinmez.


Chuck'a akıllı olmasını tembihleyemezsiniz, çünkü bilirsiniz ki, o akıllı oldukça siz delireceksiniz.

Chuck neyi neden yaptığını bilmez.
Chuck sizin mükemmel derken neyi kastettiğinizi bilir ve bu yüzden yazdığı adamlara aşık olursunuz.
ve onlara aşık olmaktan vazgeçerseniz, bir daha aşık olamamaktan korkar; bu nedenle onun, beyninizi tekrar tekrar ve tekrar yakmasına izin verirsiniz.
bu böyledir:
Chuck spermlerin ne düşündüğünü merak eder.

Chuck, içinizdeki gitme arzusunu tetikler,

ve siz
hiçbir yere
gidemezsiniz.

~

bu yazdıklarımı okuduğu ve yarın bigün bunu da okuyacağını bildiğim için, ilk kez burdan birine bişey söylemek istiyorum:

erdem,
seni çok sevdiğimi bil.

neriman & ahmet

dünyadaki herkesin, aynı anda, topluca intihar ederek allah'ı şaşırtmasını istiyorum; kıyamet kopamasın. gerçi arada piçlik yapanlar olur tabi kesin. ''hadi ahmet beraber atlayalım bir iki üç'' dedikten sonra, olduğu yerden ahmet'in aşağıya süzülüşünü gülerek izleyen bir neriman kesin olur mesela. o nerimanlardan biri ben de olabilirim tabii; ama ahmetin aşağıya doğru süzülüşünü ''gülerek'' izleyen nerimanlardan olmadığım konusunda size içinizi rahatlatacak şeyler söyleyebilirim isterseniz.

ama hani böyle bişey olsa, bu gerçekten olabilse, allah sırf kıyamet kopsun diye bir Adem daha yaratabilir. adam tanrı sonuçta ve kıyameti koparmak istiyor, neden bir Adem daha yollamasın ama değil mi. hem böylece biz de öldüğümüzle kalmış oluruz, değişik olur yani ne bileyim.

şimdi tekrardan yarattığı, evler arabalar yatlar katlar otlar ve boklarla dolu bomboş bir dünyaya doğacak olan 2.Adem'i düşünün. Havva'yla çocuk yapmadan ölene dek güllük gülistanlık yaşamaları elbette ki tek temennim. ya da sadece aklı selim çocuklar yapacaklarsa ona da bir diyeceğim yok. demek istediğim, yılmaz morgül gibi çocuklar yapmasınlar mesela, yılmaz morgül gibi çocuklar yapacak olan çocuklar da yapmasınlar. böyl.......................................................
..................
...........
..........

TÖBEESSST.
bütün bunlar nerden aklıma geliyor benim lan? nerden geliyor?..şu yazdıklarıma bir bakın hele.

kafam güzelliğinde sınır tanımadığını her geçen gün, değişik değişik açılardan bize göstermese her şey çok başka olabilir ama sanıyorum tanrının benim belamı verme şekli de bu.


*
esen durun.
akıllı olmanız gerektiğini zaten daha önceden öngörmüştüm.

yes she is running.

anlatacak kelime bulamadığım, kelime bulsam cümle kuramadığım her şeyi zamanla, bir bir kendiliğinizden anlayın istiyorum.

onun dışında, sınav haftasında oluşumuz yüzünden gecesi gündüzü belli olmayan biz gençlerin, çarşambaları salı zannetmesi falan taktir edersiniz ki oldukça normal. mesela perşembe günleri de cumadan bahsedeceksek eğer, ''yarın'' demiyoruz, ''cuma günü'' diyoruz. çünkü biz bazı perşembeler, cuma'ya daha bir kaç gün var sanıyoruz.

o yüzden şimdi hazır bugünün cumartesi olduğunun bilincindeyim, gidip balkondan atlayacağım önce, sonra da oturup güzelce ders çalışacağım.

kalabilirseniz,
hoşça
kalmanız dileğiyle.

.diırbasdırayvırs.

son zamanlarda bindiğim bütün otobüslerde 5dk ayakta yolculuk yaptıktan sonra, sürekli olarak sadece en arka orta koltuğun boşalması (?) sonucu oraya oturuyor ve böylece otobüsteki hakimiyetimi tam anlamıyla sağlıyorum. hatta madırfakır stili otobüs süren şoförlerin yaptığı ani frenlemeler neticesinde yerimden hoplayıp, kucağımda tuttuğum kitaplarımın otobüsün koridorunda boydan boya yolculuk yapması dışında, bu şekilde her şeyin kontrolüm altında geliştiğini söyleyebiliriz. kontrol altına alamadığım konular için düğmeye basarak otobüsü istediğim durakta durdurup, inmiyor olmam hakkında ise söyleyeceğim tek şey:

otobüs şoförleri akıllı olsun, çünkü ben öyle istiyorum.
o değil de
bu film aynı bana benziyordu.